Mustafa Öztürk: Devalüasyonun Zamanını Açıklıyorum (1)

Dolar kuru ne olacak? Yükselmeye devam edecek mi? Devalüasyon kapıda mı? Merkez daha ne kadar dolar satacak? Dolar rezervlerimiz bitebilir mi veya azalırsa ne olur? Doların ateşi neden düşmüyor/düşürülemiyor? Merkez bankası ne yapacak?

Son günlerde herkesin merak ettiği konulardan biri olan doları kaleme aldığı yazısında Ekonomist Mustafa Öztürk, tarihsel olarak döviz krizlerine değinerek mevcut durumu inceliyor.


Öztürk'ün yazısı:


Piyasaların kafası bu günlerde bu türden sorularla oldukça karışık, herkes birbirine doların gelecekte nereye gideceğini soruyor. 

 

Ben de cevap veriyorum: İthal araç almak için kuyruğa girerken; I PHONE 4 piyasaya çıkmadan, 5'i ne zaman çıkacak diye Google' dan aratırken, petrolü dolarla alıp fiyatını dahi dolarla takip ederken, yılda elli milyar doları aşkın enerji ithal ederken siz doların kaç lira olmasını arzu ederdiniz?

 

Sizce Dolar dediğimiz o yakışıklı para ağaçta yetişen bir meyve mi?

 

Bakın ulusal liderlerimizden Kazım Karabekir Paşa birinci ordu komutanı iken, 30 Kasım 1923'te ziyaret ettiği Lüleburgaz Emrullah Efendi mektebinin hatıra defterine şunları yazmıştır:

 

Çocuklarımıza ve dolayısıyla halkımıza düşmanlarını ve bunlara karşı korunma çarelerini iyi öğretmek pek lazımdır. Ben şöyle hülasa ediyorum:

 

Düşmanlarımız:

 

Siyasi Düşman: Hariçten gelecek herhangi bir ordu, dâhilde istibdat, yani saltanat-ı şahsiye.(şahsi saltanat)

 

İktisadi Düşman: Hariçten gelen mal ordusu (yiyecek ve giyecek)

 

Karabekir paşa okul defterine bu öğütleri yazarken iktisatçı değil askerdi.  O günün çocuklarının torunları verilen öğütleri tutmamışa benziyor şimdi ayıklayalım pirincin taşını.  

 

Öncelikle birkaç konuyu açıklığa kavuşturalım: Birincisi Türkiye'de ılımlı veya sert ama mutlaka bir devalüasyon yaşayacağız. Bu durum bir istek, beklenti, tehlikeden çok gerçektir. Gerçeğe  çabuk alışmak daha az acı çekmemizi sağlar. Üretim ve tüketim yapısını değiştirmediği sürece Türkiye ekonomisi ile devalüasyonlar kardeştir.

 

DÖVİZ KRİZLERİ:  

 
 

Dünya ekonomilerinde tarihte yaşanan döviz krizleri sonucunda Dünya literatürüne üç tip döviz krizi modeli armağan edilmiştir.

 

Bunlar: Birinci nesil, ikinci nesil ve üçüncü nesil döviz krizi modelleridir.

 

Birinci nesil modeller:  Ekonominin temel değişkenlerinde meydana gelen aşınmaları krizlerin temel nedeni olarak varsaymaktadırlar. Meksika (1973-1982), Arjantin (1978-1981),

 

İkinci nesil modeller: Spekülatörlerin beklentileri sonucunda aldıkları piyasa pozisyonlarının döviz krizlerinin temel nedeni olduğunu açıklamaktadır.  (Avrupa ve Meksika'da meydana gelen döviz hareketleri)

 

Üçüncü nesil modellerde ise ekonominin temel değişkenlerine; spekülatörlerin beklentilerine ve siyasi risklere odaklanılmıştır. (Asya krizi 1997-98)

 

Türkiye'de meydana gelebilecek döviz krizi modeli hangisidir?

 

 Benim araştırmalarıma göre Türkiye'nin olası bir spekülatif atak halinde 3. Nesil bir döviz krizi yaşama ihtimali diğer iki seçeneğin önündedir. Üçüncü nesil döviz krizi modelinde ne ararsan bizde mevcut; Örneğin ekonomi her yıl yüksek cari açık verirken temel değişkenleri kötüleşiyor. Spekülatörler artık faiz lobisi adı altında herkesin malumunu oluşturuyor. Ayrıca siyasi riskler -yani ben biliyorum siyaseti hala sürmekte, özetle tüm koşulları sağlıyoruz.

 

Şimdi bunun nasıl gerçekleşebileceğine bakalım:

 

Uzun yıllar kronik bir şekilde cari açık veren bir ekonomi yabancı para borç stokunu artırır. Cari açığın finansmanı için yabancı para ihtiyacı doğar ve bu ihtiyaç kurlarda sürekli yukarı yönlü baskı oluşturur. Kur baskısını azaltabilmek için ülke merkez bankası sürekli kura doğrudan veya dolaylı müdahalelerde bulunarak kuru sabit bir seviyede tutmaya çalışır. Esasında gerçek bir esnek döviz kurunda devalüasyondan söz etmek mümkün değildir. Ancak Türkiye gibi görünürde esnek kur uygulayan ülkelerde döviz kuru sürekli sabit bir seviyede tutulmaya çalışılır, böylece gerçekte esnek döviz kuru değil sabit döviz kuru uygulanmış olur! Uzun yıllar hem sürekli cari açık vermek hem de sabit kur rejimini sürdürmeye çalışmak mümkün değildir. Bunu Dünya tarihinde başarabilmiş bir ekonomi görülmemiştir.- Bunu söylerken ABD ülkesini istisna tutmak istiyorum çünkü bu ülke, rezerv para sahipliği avantajıyla diğer ülkelerden senyoraj geliri elde etmektedir ve bu durum dış açıklarını yüksek enflasyona maruz kalmadan finanse etmesini sağlamaktadır.-  

 

Normal şartlarda uzun yıllar sürekli yüksek dış açık veren bir ekonomide evvela görülmesi gereken şey enflasyondur. Enflasyon vergisi bir ülkenin dış âleme olan borcunu daha fazla vergilendirilerek ödemesidir. Sürekli ithal tüketen ülkelerin iç Pazar mallarının bir süre sonra enflasyon vergisi sebebiyle pahalılaşması beklenir.  Sürekli dışarıdan mal aldığınızda dışarıya olan borcunuz ve ödemeniz gereken faiz yükünüz artar, borcunuzu ve faiz yükünüzü ödeyebilmek için daha fazla para bulmanız gerekir ve bunu devlet sizin cebinizden yine sizin adınıza gerçekleştirir. Borç ödemek için cebinizden çıkan para miktarı artıkça hayat size daha pahalı gelmeye başlar. Hayatın pahalılaşması enflasyonun ta kendisidir. (ÖTV, KDV,Harç zamları vs)

 

Hükümetler bu gelir kaybınızı yani enflasyonu gizleme noktasında oldukça mahirdirler. Yirmiyi; sekiz gibi göstermek istatistik için zor olmayan bir iştir.

 

 FISHER DENKLEMİ TUİK'İ YALANLIYOR

 

Klasik iktisatçılardan Irwing Fisher paranın miktar denklemini geliştiren kişidir. Bu denklem Dünyanın her ekonomi fakültesinde okutulmakta ve geniş bir çoğunluk tarafından kabul görmektedir.  Denklemi aşağıda paylaşıyorum:

 

M.V=P.T

 

M= Toplam para miktarı

 

V= Paranın el değiştirme sayısı

 

P= Fiyatlar

 

T= Satılan mal miktarı

 

Bu denkleme göre V ve T paradaki değişmelerden etkilenmez, paradaki değişmelerden yalnızca P etkilenir, yani fiyatlar toplam para miktarının bir sonucudur. Özetlersek para miktarı ne kadar çok artarsa fiyatların o kadar çok yükselmesi beklenir. (Eşitliğin sağlanabilmesi için)

 

Aşağıda kredi genişlemesini gösteren bir grafiği paylaşıyorum ve hemen altında yorumlamaya çalışalım:

 
 

 

 Kaynak: BDDK

 

 Yukarıdaki grafik 2008 yılının ortasında yaklaşık 300 milyar TL civarında olan toplam kredi miktarının 2013 yılı ortalarına gelindiğinde yaklaşık 900 milyar TL ye kadar çıktığını gösteriyor. Bu grafikten görülen o ki piyasadaki para miktarı üç kat artmıştır. M2 para arzının şu günlerde para stokuna çok yakın bir değerde olduğu düşünülürse yukarıdaki grafiği para miktarındaki artış anlamında veri olarak rahatlıkla kullanabiliriz. Yukarıdaki Fisher denklemine göre grafiği yorumlamaya çalıştığımızda para miktarının üç kat arttığı bir durumda mal fiyatlarının da yaklaşık üç kata yakın bir artış göstermesi gerektiğini düşünebiliriz. (% 300 enflasyon olması anlamına geliyor) Pekala, TUİK in aynı dönem içinde açıkladığı enflasyon oranları bize yüzde kaç enflasyon olduğunu gösteriyor? 

 

Aşağıdaki tablo TUİK verileriyle 2008 yılında 146 TL olan temsili bir malın 2013'ün sonuna gelindiğinde yaklaşık 221 TL'ye çıktığını gösteriyor ve toplam fiyat artışı sadece yaklaşık %60 seviyesinde!

 

2008- 2013 yılları arası Tüketici Fiyatları Endeks Rakamları (2003=100)

 
2008
 
146,94
 
148,84
 
150,27
 
152,79
 
155,07
 
154,51
 
2009
 
160,90
 
160,35
 
162,12
 
162,15
 
163,19
 
163,37
 
2010
 
174,07
 
176,59
 
177,62
 
178,68
 
178,04
 
177,04
 
2011
 
182,60
 
183,93
 
184,70
 
186,30
 
190,81
 
188,08
 
2012
 
201,98
 
203,12
 
203,96
 
207,05
 
206,61
 
204,76
 
2013
 
216,74
 
217,39
 
218,83
 
219,75
 
220,07
 
221,75
 

   Kaynak:TUİK

 

 Normal şartlarda bu denli yüksek bir para arzı artışı ancak yüksek bir büyüme karşılığında enflasyona yol açmaz. Yani 2 mal üretirsin karşılığında iki para üretirsin ancak 10 para üretir karşılığında 2 mal üretirsen 1 paraya alacağın malı 5 paraya almaya başlarsın.

 

Pekala, TUİK bu örtbası nasıl başarabiliyor?  

 

Geçmişte dış açıkla başı belada olan ülkelerin bir çoğu sabit döviz kuru rejimi ile para birimlerini bir başka istikrarlı ülkenin para birimlerine bağlamışlardı ve bunun adına sabit döviz kuru deniliyordu. Örneğin 1 Dolar= 1.20 TL; 1 Dolar= 1.50 Ruble gibi…

 

Bu sistem şöyle işliyordu:

 

Merkez bankası 1 Dolar 1.20 TL yi aşınca piyasaya dolar satıyordu, 1.20 nin altına düşünce de piyasadan dolar alıyordu ancak sürekli dış açık veren bizim gibi ülkeler doları aşağıda pek göremediler. Bununla beraber  sürekli yukarıya tırmanan dolarda satış yapmak zorunda kaldılar, elbette dolar ağaçta yetişmediği için sattıkları dolarları yurtdışından borçlandılar ve taşıma suyuyla değirmeni döndürebildikleri kadar döndürmeye çalıştılar.  Taşıma suyuyla değirmenin dönmeyeceği ortaya çıkınca da sabit döviz kurunu sözüm ona terk ettiler. (Ki bence hala kendilerini Euro ve Dolara endekslemeye çalışıyorlar ve yarı sabit kur rejimi uyguluyorlar, buna Türkiye de dahildir)

 

Aslında TUİK'in söz konusu düşük enflasyon rakamlarını indeksleyebilmesi için TCMB ve Hazine ortak bir çalışma içerisinde. Ekonomi yönetimi -özel veya kamu farketmez- yurtdışından yabancı para cinsinden sürekli borçlanarak ve borç aldıkları dövizleri kurun yükselmemesi için iç piyasada düzenli satarak gerçek olmayan düşük enflasyonların görülebilmesini sağlıyorlar.  Böylece örtülü olarak para birimimiz dolar kuruna sabitlenmiş oluyor ve göreceli ABD ülkesinin enflasyon oranlarını ülkemizde yakalamış oluyoruz.  Bunun bedeli olarak da cari açığımız sürekli artıyor ve borç stoğumuz yükseliyor!

 

Peki sonrasında ne oluyor?

 

İşte günümüzde de olduğu gibi adım adım devalüasyon riski yaklaşıyor. Bu kapsamlı yazı dizisini hep beraber yarında devam ettireceğiz. Birlikte öyle sonuçlara ulaşacağız, öyle analizler yapacağız ki emin olun şaşıracaksınız. Yarın kaldığımız yerden ilerlemek üzere… 

 
 

Son sözümüzü söyleyerek:  DOLAR AĞAÇTA YETİŞMİYOR!