Güldem Atabay Şanlı

Londra öncesi geç gelen “sadeleştirme”…zarar kalıcı

28 Mayıs 2018

Bakan Mehmet Şimşek’in ve MB Başkanı Çetinkaya’nın 28-29 Mayıs Londra ziyareti öncesinde merkez bankasının “sadeleştirme” adımı geldi. Bu ikilinin Londra ziyaretinin, seçim öncesi herhangi bir rutin yatırımcı turu olmadığını unutmamak gerek.  Hatırlanacağı üzere, 15 Mayıs’ta Erdoğan Londra’da Bloomberg TV’de verdiği mülakatta faize nasıl karşı olduğunu ve seçimi kazanırsa para politikasının kontrolünü nasıl ele alacağını açık ve net bir şekilde ifade etmişti.  Zaten o konuşmadan sonra da Türkiye piyasalarında kıyamet kopmuş, 300 baz puanlık acil faiz artışına rağmen liradaki serbest düşüş dursa da geri döndürülememişti.

Faiz artışının mimarı olan Mehmet Şimşek, Başbakan Binali Yıldırım’ın da desteği ile devreye girmiş ve piyasaya güven vermek için gerekli açıklamalar yapılmıştı.  Tabi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da ikna edilip, en yüksek ağızdan piyasa dinamiklerine bağlı kalınacağı açıklaması gelince dikkatler merkez bankasının 7 Haziran toplantısına odaklanmıştı. Yaralı liranın yaralarını bir nebze olsun sarabilmesi için bu toplantıdan 150-200 baz puan daha faiz genel beklenti oluvermişti.

İşte tam bu hava içinde gelen “sadeleştirme” adımı aranan etkiyi yaratmış gibi görünüyor.

En azından ilk bakışta.

Dolar/TL zirve yaptığı 4,92’den faiz artışıyla 4,77 seviyesine toparlanırken; sadeleştirme haberiyle birlikte 4,55 civarına oturacak gibi duruyor.  Üstelik şimdi merkez bankasının gerçekten bağımsız olduğuna, gerektiğinde gereken adımları atabileceğine dair Şimşek ve Çetinkaya ikilisi ellerinde somut bir hamle ile Londra’da yatırımcıların karşısına çıkacaklar.  Kısaca, anlatacakları bir hikâyeleri var bu adım sayesinde.  Cumhurbaşkanı Erdoğan da her zamanki gibi pragmatik; söylemleri ne olursa olsun, gerektiğinde piyasanın gereğini yapan bir yönetici olarak anlatılacak.

Fakat bu kadar basit mi gerçekten?

Hatırlayalım.  MB Başkanı Çetinkaya, sadeleştirme yoluna girileceğini aylar öncesinde haber verdiyse de, adımı atmaktan kaçınmış; ya da kaçınmak zorunda bırakılmıştı.  Benzer şekilde faiz artışı gereği de uzun süredir konuşuluyordu çünkü Türkiye ekonomisinde özellikle son dönem enflasyon ve cari açığa dair veriler geldikçe, frene basılması gereği piyasa oyuncuları ve ekonomistler tarafından ısrarla vurgulandıkça,  merkez bankasının sessizliği giderek daha fazla dikkat çekici bir durum haline dönüşmüştü.

Sonuçta, çıkan fırtınadan bir telaş Londra yolculuğu öncesinde, sadeleştirme adımı aylar sonra geliverdi.  Fonlamayı aylardır, hatta yıllardır karmakarışık halde yürüten, çünkü faiz artırmasına rağmen faiz artırdım diyemeyen merkez bankası gecelik likidite penceresinden ağırlıklandırarak verdiği fonlamayı daha anlaşılır hale getirdi.  Sadeleştirdi ancak tabi fonlama koridorundan da vaz geçmedi. Kısaca “normalleşmedi”.

Buna göre artık, 1 Haziran’dan itibaren bir hafta vadeli repo faizi yüzde 16,5 ile politika faizi olarak bakılacak.  Etrafında da +/- 150  baz puanlık bir koridor oluşacak. Başka bir ifadeyle, banka bugün yüzde 16,5’ten fon sağlayabilecek, yarın isterse bu faizi yüzde 15’e indirecek; ya da yüzde 18’e çıkaracak. Sevgili Mahfi Eğilmez’in de yazdığı gibi: “Şimdi Merkez Bankası’nın gecelik faizi var (borç alma ve borç verme), haftalık repo ihalesi faizi var. Gecelik faizler, haftalık faize göre belirlenecek. Bir de zorda kalan bankaların eskiden olduğu gibi başvuracağı geç likidite penceresi faizi var. Görüleceği gibi bu pek de sade bir uygulama değil.”

Fakat yine de bu elbette önemli bir adım.

Faiz artışı ne kadar önemliydiyse, küresel finans ortamının karıştığı böyle zamanlarda anlaşılabilir bir faiz politikası yürütmek de o kadar etkili olur elbette.  2013 yılında Fed’in para politikasının yönünü değiştireceği sinyalini çaktığı ve 2015 sonunda da faiz artırmaya başladığı dünyada, sadeleştirme ve hata normalleşme çok ama çok daha önce gelmeliydi; bilinen nedenlerle gelemedi.

Zaten asıl soru neden bu kadar geç kalındı?  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın faiz nefreti nedeniyle haftalarca, aylarca pasifize edilen merkez bankası acaba hesaplamış mıdır? 375 baz puan faiz artışı ve bu sadeleştirme adımı ile ancak Mayıs ortası seviyeye dönen lira, reel sektöre ve Türkiye ekonomisine nelere mal olmuştur? Kaynak israfı ne boyuttadır? Liranın dolara karşı değerini 4,0’ın altında tutabilecek bu hamleler Mayıs sonu değil de aylar önce gelebilseydi bu kadar büyük zarar oluşacak mıydı?

Şimdi bunca gürültü, bunca çaba liranın değerini ancak Mayıs ortasındaki seviyeye geri döndürmeyi başarmış durumda.  Dolar/TL 4,50 civarına oturdu diye rahatlamamız mı gerekiyor? Ya da merkez bankasının güvenilir olduğuna ikna olmamız mı gerekiyor?  GSMH’nin yüzde 30’una gelen özel sektör dış açığı var iken, dolar/TL 3,80lerde durdurulabilecekken, şimdi 4,90’lardan 4,50’lere döndü diye reel sektör borç ödemelerini çok mu rahat atlatacak sanki?

Bu soruların hepsinin cevabı ne yazık ki “hayır”.

Peki, gerçekten Sayın Erdoğan 24 Haziran seçimlerini güçlü bir başkanlık olarak kazanırsa, Bloomberg TV’de Londra’da yaptığı açıklamalara geri dönmeyeceğini kim garanti edebilir? Lirayı durdurduk, seçimi kazandık şimdi istediğimiz para/maliye/ekonomi politikasını uygularız deme riski yok mu Erdoğan ve saray çevresi ekibinin?

Bu riskleri piyasa elbette gördü, görüyor.  Yüksek faizle bu riske katlanmaya razı oldu; ona da sınırlı miktarda oldu aslında.  Liranın kazandığı değere göre bu sınırlı inancın seviyesini kavramak mümkün.  Üstelik yüzde 18 faizin de test edileceğinden neredeyse emin olabiliriz.

Şimdilik kan kaybını durdurmuş görünen lira için, seçim sonrası dönemde yeni bir tur atak olmayacağının garantisi yok.  Çünkü inandırıcı ve değişen dünya finansal piyasalarının gereğini kavradığını gösteren bir politika çerçevesi yok. Ve mevcut lira seviyesinden reel sektör için borç ödemede acılı günler de bitmiş değil.  Faizlerin kurla beraber geldiği seviye önümüzde uzun sürecek bir yavaş büyüme döneminin de habercisi. Fed’in faiz artırmaya devam edeceği gerçeğiyle de birleştiğinde, enflasyonun yükseleceği seviyeyi az buçuk yüzde 13-15 aralığı olarak tahmin edince geç kalmış olmanın bedeli Türkiye ekonomisi için oldukça yüksek.  Liranın kan kaybı şimdilik durdurulsa bile, olan bitenin, yanlış söylemlerin ekonomiye verdiği hasar da kalıcı üstelik.

Tüm bunların farkında olmak önemli.

Yorumlar

Yazarın Diğer Yazıları