Güldem Atabay Şanlı

625’ten sonra ekonominin gidişatı Erdoğan-Albayrak ikilisinde

13 Eylül 2018

Enflasyon aylardır istikrarlı bir tempoda liranın değer kaybına bağlı yükselir ve ekonomideki tüm dengeleri bozarken tereddütlü bir para politikası izleyen merkez bankası, 13 Eylül toplantısında enflasyon hedeflemesi yapan bir merkez bankası olduğu gerçeğine uyandı. Hepimizin bildiği ve artık  gündelik hayatta hissettiği üzere yıllık tüketici fiyat enflasyonu can yakar seviyeye dayandıktan sonra ancak merkez bankası gerçekçi bir adımla sahne aldı.

Hatta bu adımı, liradaki değer kaybının tetiklemesiyle yüksek borçlu özel sektörde kıyıma neden olacak kadar plansız bir yeniden dengelenme süreci başladığında atmak zorunda kaldı.

Sonuçta, piyasa beklentilerinin üzerinde 625 baz puan artışla politika faizini yüzde 17.75’ten yüzde 24’e yükseltti. Bu adım, IMF programının başladığı 2002’den bu yana tek seferde yapılan en yüksek faiz artışı olarak da tarihe geçti.  Bir kez daha, geç kalmanın maliyetinin boyutları hakkında bilgi sahibi olmamıza da olanak sağladı. Hâlbuki söz konusu para politikası olduğunda, tarih tekerrürden ibaret olmamalı.

Sene başından bu yana merkez bankasının bir haftalık repo ihale faiz oranında toplam faiz artışı 1600 baz puan. Fakat bankanın yüklü faiz artışları enflasyondaki artışın gerisinden geldikçe ne enflasyon ne de liradaki kan kaybının durdurulmasında kayda değer bir etkisi olamadı.

O zaman temel soru, bankanın bu adımından sonra neler beklemek gerektiği. Lirada, enflasyonda ve genel olarak Türkiye ekonomisinde.

Para politikası faizi yüzde 24’le uzun süredir ilk defa yıllık enflasyon seviyesi olan yüzde 18’in üzerinde. Merkez bankasından beklenen proaktif adımın geldiğini düşünmek için nedenler var.

Diğer yandan hemen akla gelmesi gereken, Eylül-Ekim aylarında yıllık TÜFE enflasyonun yüzde 25’e doğru tırmanacağı. Dolayısıyla, yüzde 24 politika faizi oldukça kısa bir vadede yeniden yıllık enflasyon seviyesi ile burun buruna gelecek.

Peki, yüzde 24 politika faizi liradaki değer kaybının önüne geçer; değer kazanma sürecini başlatır ve enflasyon-diyelim yüzde 25’te zirve yaptıktan sonra- enflasyonun düşmeye başlamasına yol açabilir mi?

İşte burada para politikasının ötesinde faktörler devrede.

Merkez bankasının gerçekle buluşmasının bu kadar geç gelişi; bu geç kalışında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın malum faiz söyleminin böylesine etkili oluşunun yarattığı güvenilirlik kaybı hafızalardan kolay kolay silinecek gibi değil bir kere. Daha merkez bankasının faiz artıracağı günün sabahında sarf ettiği sözler bile gelecekten kuşku duymaya fazlasıyla yeterli.

Diğer yandan, para politikasındaki sıkılaştırmanın maliye politikası ile eşleşip eşleşmeyeceği burada kritik noktalardan bir tanesi.

Yerel seçimler bu kadar yaklaşmışken ve tartışmalı büyük altyapı projelerine devam kararı ortadayken, sıkı bir maliye politikası Eylül ayı bitmeden açıklanmasını beklediğimiz Orta Vadeli Mali Plan’dan ne ölçüde çıkabilecek; net değil. Bakan Albayrak’ın mali disiplinle ilgili söylemleri tabela olarak güzel görünse de, Türkiye ekonomisinin geldiği aşamada altı doldurulamaz ise mevcut gidişatı tersine çevirmek tam anlamıyla imkânsız hale gelecek.

Maliye politikasında bir süreliğine sıkılaştırma bile, yeni ve gerçekçi bir ekonomik vizyon çizilmeden yeterli olacak gibi de görünmüyor üstelik. “Türkiye’ye açılan ekonomik savaş” ya da “ekonomi iyi ama yabancılar kötü niyetli” söylemleri değişmesi gereken ekonomi rotası açısından umut vaat etmekten uzak.

Yaşanan ekonomik depremin merkezinde ise elbette özel sektör bulunuyor. Özel sektör sıkıntıları kapanan şirketler ve artan işsizlik üzerinden dalga dalga artan sorunlarla hane halkını vurma aşamasına yakın bir zamanda da geçecek üstelik.  Ekonomi yönetiminde son yıllarda yapılan katmanlı hatalar sonucunda yüksek enflasyona paralel daralan ekonominin en büyük yükü yine çalışan kesimde hissedilecek.

Cari açıkla beraber senelik yaklaşık 200 milyar dolar civarında sermaye girişi ihtiyacı, borçlarını daha yüksek faizle ve zayıf lirayla ödemek sorunda kalan şirketler faiz bugünkü rekor seviyede artmadan çok önce Türkiye ekonomisinin bir küçülme ardından uzun süre durgunluğa gireceğinin habercisiydi zaten.  Dolaysıyla ekonomik durgunluk bugün, merkez bankasının son faiz artırımıyla başlamadı. Aksine, merkez bankası daha önce etkili faiz artıramadığı için bugün durgunluk yerine stagflasyon denen ekonomik durgunluğun yüksek enflasyona eşlik etmekte olduğu aşamadayız.

Bu aşamadan sonra para politikasının enflasyonla mücadelede ilk gerçek adımını bu kadar geç atması, lira üzerindeki baskıyı ancak kısa vadede zayıflatacak bir görüntü veriyor. Maliye politikasından öteye, genel olarak ekonomi yönetiminde siyasetten aciliyet gereği uzaklaşıp rasyonel, inandırıcı politikalara dönülmediği her gün Türkiye ekonomisi zorlukların içinde boğulmaya devam edecek.

Merkez bankasının 13 Eylül faiz kararı ile liradaki değer kaybının işte tam da bu nedenlerle sona erdiğini iddia etmek mümkün değil.  Durgunluğa zaten çoktan girmiş ve bu durgunluğun yüksek enflasyonla başat seyrettiği bir ekonomi bugünün sonucu değil; son ayların ekonomi yönetimin sonucu.  İnandırıcı, yabancı ve yerli yatırımcıya güven veren, bütüncül bir ekonomi politikası ortaya konmadıkça; zaten gelişmekte olan piyasalara yönelen sermaye azalma eğilimindeyken para politikasının “günü” yakalaması tek başına yeterli olacak gibi görünmüyor. Bunca ay gecikmenin maliyeti olarak önümüzde çok daha zorlu bir süreç Türkiye ekonomisini bekliyor.  Şirket borçları ve bankacılık sektörü ekseninde belirsiliklerin kesinliği ve derinliği olan politkalarla gündeme taşınması gerekiyor.

Sonuçta: lirada yeniden değer kazanma süreci mevcut küresel konjonktür içinde zor; enflasyonda hızlı artış yavaşlatılsa bile daha yüksek seviyelere ilerlemesinin önünü kesmek artık- bunca hasardan sonra- zor; faizlerin yeniden geriye çekilmesi zor; ekonominin bir daralma süreci ardından 2019’dan öteye uzayacak uzun bir durgunluk dönemine girmesini engellemek zor.  Çünkü mevcut yönetim anlayışı çerçevesinde, tutarlı ekonomi politikası eksikliğinde sadece merkez bankasından geleceği kurtarmasını beklemek gerçekçi değil. Hele daha faiz artışının sabahında başarısızlıkla suçlanarak hedefe konan yaralı bir merkez bankasıyla hiç değil.

Merkez bankasının 13 Eylül’deki adımı bugünün ekonomi yönetimi ikilisi Erdoğan ve Albayrak’a önemli bir zaman kazandırmış oldu sadece.  Bu zamanın nasıl değerlendirileceği de yeni Türkiye yönetiminde kalan tüm kamusal varlıkların da başında yönetici olan Erdoğan ve Albayrak çiftine kalıyor.

Yorumlar

Yazarın Diğer Yazıları