Arda Tunca

Türkiye ekonomisi üzerine yazmamak

17 Mayıs 2017

Son dönemlerde, artan oranda eleştiri almaya başladım. Eleştiri, olumlu bir yaklaşımla yapılıyor. Neden Türkiye ekonomisini analiz eden yazılar yazmadığım soruluyor bana. Eleştiri yöneltenler, geçmişte yazdığım yazıları okumuş ve görüşlerimi önemsemiş kişiler. Kendilerine, ilgilerinden dolayı teşekkür ediyorum elbette. Fakat, geçmişte neleri dile getirdim ki şimdi benzer konular üzerine yazı yazmıyorum? Açıklayayım.

Öncelikle, işim gereği piyasaları çok iyi takip etmek zorundayım. Ancak, bu durum beni “piyasacı” olarak adlandırılan kesimin içine dahil etmiyor. Böyle bir adlandırmayı sevmediğim gibi, üzerime de almıyorum. Piyasalar ve piyasa kavramından çok daha büyük boyutlu bir yaklaşımla ekonomi analiz edilir. Yani, para kazanmak ya da kaybetmemek amacıyla “alım seviyeleri”, “satış seviyeleri” gibi kavramlar ve “şurayı kırarsa burayı görür”, “buradan dönerse şuraya gider” gibi ifadeler benim ilgi alanıma hiç girmiyor. Bu nedenle, benden böyle analizler çıkmaz.

Geçmişteki yazılarıma ilgi duyanlar, Türkiye’nin bir eşik atlaması için dile getirdiğim görüşlerle ilgililer. Bu anlamda, “iktisatçı” bakış açısıyla piyasaları irdelemek gerekiyor. İktisat, sosyoloji, psikoloji, matematik, istatistik, v.b. dalların iç içe geçtiği sosyal bir bilim. Bu noktada, kalkınma, refah, bölüşüm, sosyal değişim ve dönüşüm, ekonomik yapı gibi sosyal bir bilim olmanın ortaya koyduğu kavramlar var. Benim ilgi alanımda bu konular var. Bu nedenle, kurun nereye gideceği konusunu ödemeler dengesi, bütçe, ithalatın ve ihracatın üzerindeki kur etkisinin sanayi yapısı üzerindeki etkileri, özel sektörün sermaye yapısı gibi konularla bağlamadığımız sürece, kur ile ilgili yazı yazma gereği hissetmem. Kurun gelişimi nedeniyle ortaya çıkan profesyonel görevlerimi ve sorumluluklarımı yerine getiririm ama yazı yazmam. Nedeni aşağıda.

Bilimsel ve analitik düşünceye inanırım. Matematiği çok severim ama iktisadın toplumla ilgili olduğunu hiç ihmal etmeden istatistiki analiz yapılması gerektiğini düşünürüm. Yani, iktisadın insan faktörünü dışlayan yaklaşımlarını benimsemem. Piyasalarda işlem yapmak için iktisatçı olmaya gerek yoktur ve piyasada her işlem yapan da iktisatçı değildir.

Geçmiş dönemlerde, yüksek faiz ve reel olarak değerli Türk Lirası nedeniyle Türkiye’deki sanayi yapısının nasıl dışa bağımlı hale geldiğini yazdım. Yıllar içinde, sanayicinin neden tüccara dönüşmeyi tercih ettiğini ekonomik nedenleriyle anlattım. Sanayi, bırakın gelişmeyi, geriye gitti. Değerli Türk Lirası nedeniyle üretmek yerine ithalat yapmak cazip hale geldiği için Türkiye üretimde kan kaybetti. Üretim yoluyla ihtiyaç duyulan istihdam seviyesi ile ticaret yoluyla yaratılan istihdam seviyesi aynı değildir. Dolayısıyla, işsizlik sorunu için çare olacak sanayi politikaları yıllardır üretilmedi. Bu manzara, ekonomide reform gerektiriyor. Reform konusuna yazılarımda defalarca değindim. Fakat, reform diye ortaya atılan önerileri görünce, Türkiye’nin hiçbir vizyonu olmadığını anladım. Yine de yazmaya devam ettim.

Ekonomi, sağlıklı, güçlü ve rekabete hazır bir piyasa yaratılması için eğitim, hukuk, siyaset gibi konuları yoğun olarak gündeminde tutmak zorundadır. Fakat, bu konuları gündemde tutma yöntemlerinin niteliğidir önemli olan. Türkiye’nin hiçbir zaman çok iyi bir eğitim düzeyi olmadı. Hiçbir zaman çok iyi işleyen bir hukuk ve adalet mekanizması olmadı. Fakat, arada bir geriye de gitsek, ileriye gidebileceğimizi düşünebileceğimiz isteklerimizi canlı tutacak bazı değerlerimiz vardı bir yerlerde. Şimdi, geriye gidiş mesafesi öylesine büyük oldu ki, umutları da yerle bir etti.

Türkiye’de açılan okulların bilimsel eğitimden tamamen koparıldığını görünce, teneke niteliğinde üniversitelerin açılmakta olduğuna tanıklık edince, ekonomide reform yapılamayacağını anladım. Reform kelimesini diline pelesenk edenlerin ekonomide reformun sadece ekonomi düşünülerek gerçekleşmeyeceğini anlamadıklarını anladığımda, durumun vahim olduğuna kanaat getirdim. Türkiye’deki siyasetin toplumsal fayda yaratmaya hiç niyeti olmadığına ve hiçbir zaman da olmayacağına ikna olduktan sonra, kendimi farklı bir evrende ya da gezegende yaşıyor gibi hissettim. Siyasetin hukuku nasıl yerle bir ettiğini izleyince ve ülkeyi yöneten kadroların yasa ve hukuk arasındaki kavramsal farktan dahi haberi olmadığını ve bu eğitim düzeni ile de asla bu kavramları bilenlerin yönetimde söz sahibi olamayacağını görünce, düşüncelerimin bende kalmasının yeterli olacağını düşündüm. Türkiye ekonomisini yazmanın ne anlamı kalmıştı ki? Üstelik, defalarca yazmıştım.

Yazı yazmaya merakı olanlar ve yazanlar anlayacaklardır umarım; insanın üzerinde bıkkınlık, usanmışlık ve ümitsizlik olduğunda yazası da gelmiyor. Yazmaya motive olamıyorsunuz çünkü.

Şimdi, ben neyi yazayım? TCMB’nin sıkı para politikası uyguladığını söyleyip enflasyonu nasıl çift haneye getirdiğini mi yazayım? Ekonomi teorisi, sıkı para politikasının enflasyonu düşürdüğünü söyler. Defalarca konuştuğum ve yazdığım dolaylı-dolaysız vergi dengesizliğinin enflasyonun yapısal nedenlerinden biri olduğunu oturup yeniden mi yazayım? Enflasyon-faiz ilişkisini Fisher denklemi üzerinden anlattığım konuyu kendi kendime teori icat edip yeniden mi anlatayım? Ekonominin kuralları hiçe sayılarak alınan ekonomik kararların Türkiye’yi geliştirme potansiyeli oldmadığını yeniden, yeniden ve yeniden mi anlatayım? Kendimi tekrar etmenin getirdiği ilerleyememe ve gelişememe sarmalına kendimi neden sokayım? Görüşlerini kendiminkilere yakın gördüğüm yazarların da görüşlerinin hiç dikkate alınmadığını izleyince, “boşuna yazıyoruz işte” yaklaşımımı nasıl yok edebilirim?

Bu yazıyı yazarken aklıma geldi. Bakın, Kamu Garanti Fonu (KGF) konusunda hiçbir şey yazmadım mesela. Bunun da nedeni var ama. Bugüne kadar defalarca yazdıklarımda biraz olsun eksiğiyle umutlanabilecek bir nokta görebilseydim, KGF’nin dış etkilerle oluşan geçici bir ekonomik zayıflamaya karşı olumlu bir önlem olabileceğini düşünebilirdim. Fakat, şirketlerin kredi kullanabilmek için kendi teminat yapılarını güçlendirebilecekleri bir ekonomik iklim yaratmak yerine, ekonominin ve ekonominin arkasında duran alt yapının yok olma noktasına getirildiğini görünce, KGF gibi yöntemlerin bir süre sonra işe yaramaktan uzaklaşarak ekonomiyi uyuşturucuya bağımlı hale getireceği fikrine ulaştım. KGF’nin kullanım amacı ve uygulaması arasındaki fark üzerine yapılan tartışmalara girmiyorum burada.

Türkiye ekonomisi üzerine son dönemlerde yazı yazmamamın nedenlerini anlatabilmişimdir umarım. Temel noktalarda anlaşabildiğiniz görüşlerle de farklı tartışma düzeylerinde anlaşmazlıklar yaşayabilirsiniz. Fakat Türkiye, dünyanın yuvarlak mı olduğu, yoksa bir fil üzerindeki tepside mi duruyor sorusunun tetiklediği düzeydeki ekonomi tartışmaları ile insanı kendisi üzerine yazı yazmaktan soğutuyor.

Yapılması gereken çok iş var. Reform yapmak için önce fikirsel alt yapıda uzlaşmamız gerekiyor. Fakat, hiç mümkün gözükmüyor. Türkiye’nin rahatlıkla yaratabileceği yeni sektörler var. İthal ikamesi uygulaması önermiyorum ama doğru hedeflenmiş teşviklerle çok kısa sürede ayağa kaldırılacak yan sanayi dalları var. Bunun için, sektör bazında çok spesifik çalışmalar yapılması gerekiyor ama yapılmıyor ve yapılmayacak. Geçmişte, teşvik konusunu da ele almıştım. Yöresel teşviklerin sosyal bir anlamı var ve önemli. Fakat, yapısal reform diyorsak, sektörel bazlı çalışmalara ve sektörlerin içinden sektör yaratan teşviklere ihtiyacımız var. Üretim, istihdam, cari açığın ve enflasyonun yapısal nedenleri, v.b. konularda “eşik atlamak” için bunlara ihtiyaç var. Fakat, bir şartla. Önce eğitim, adalet ve hukuk.

Eğitimli insan gücü kaybı yaşanıyor. Kaçıyor insanlar başka yerlere hayallerinin peşinde. Eğitimli (her diplomalı değil) insanların bir özelliği vardır. Geliştikçe ve ilerleme kaydettikçe motive olurlar. Türkiye’nin eğitim ve ekonomi politikalarına, demokrasinin ve hukukun geldiği noktaya bakacak olursak, gelişme ve ilerleme gösteren insan gücü istemiyor. Tabii ki, bu tipteki insanların istenmediği dile getirilmiyor ve tam aksi iddia ediliyor ama ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Doğru sonuçlar, doğru tespitlerle elde edilir. Tabii, doğru tespit yapmaya niyetiniz varsa.

Yorumlar

Yazarın Diğer Yazıları