Arda Tunca

Küresel hisse senedi ve bono ve tahvil piyasalarında gelişmeler

19 Haziran 2017

Küresel hisse senedi ve bono ve tahvil piyasalarında gelişmeler

Küresel piyasaların olumlu veriler ortaya koyduğu bir süreçten geçiyoruz. Bu olumlu tabloda bir miktar temel ekonomik gidişattaki olumlu tablonun katkısının olduğunu söylemek mümkün. Ancak, kapitalizmin işleyişine ilişkin temel ekonomik kavramların uygulamada yeniden inşa edildiği bir sürece girilmiş değil. Bu durum, piyasalardaki olumlu gelişmeleri zun vade için temkinli olarak izlemeyi zorunlu kılıyor. Kalıcı nitelikli bazı temel değişimler ve dönüşümler çok önemli. Ancak, bu değişime ve dönüşüme yönelik adımların atılmasında dünyanın karşısına çıkan yeni engel, artan küresel boyutlu siyasi dengesizlikler ve belirsizlikler. Kalıcı nitelikli bazı temel nitelikli değişimlere ve dönüşümlere verilebilecek en bariz örneklerden biri olarak Euro Bölgesi’nin şiddetle ihtiyaç duyduğu mali birlik yapısını kuramamasını gösterebiliriz. Böylesi temel yapı değişikliklerinin gecikmesi kuşkusuz ki Euro Bölgesi ekonomileri için temel kırılganlık unsurlarının devam ettiğini ifade ediyor.

Küresel boyutlu ekonomik toparlanmanın gerçekleşmekte olduğunu düşünen piyasalar, olumlu beklentileriyle özellikle hisse senedi piyasalarını dünyanın neredeyse her bölgesinde yukarı taşıdılar. Hisse senedi piayasaları, 2017’nin başından bu yana önemli oranlarda yükselişler kaydettiler. Bu yükselişleri aşağıdaki tablodan görebilmek mümkün.

Piyasa Yılbaşından

15.06.2017’ye Kadar Artış Oranı (Yerel Para Birimleriyle %)

ABD
DJIA +8.2
S&P 500 +8.9
Euro Bölgesi
FTSE Euro 100 +9.2
Euro Stoxx 50 +7.8
Nikkei 225 (Japonya) +4.0
FTSE 100 (İngiltere) +4.6
BRIC
BVSP (Brezilya) +2.8
RTS (Rusya) -12.0
BSE (Hindistan) +17.0
SSEA (Çin) +0.9
SSEB (Çin) -0.6
Hang Seng (Hong Kong) +17.6
MSCI (Gelişmiş Ülkeler) +10.1
MSCI (Gelişmekte Olan Ülkeler) +17.1

Kaynak: The Economist (17.06.2017)

Yukarıdaki tabloda, Çin ve Rusya genel trendin dışına çıkmış gözüküyor. Çin, halen 2015’teki devalüasyonun etkilerini yaşıyor ve 2016 yılı sonu itibariyle 22 yıl sonra ilk kez Dolar bazında küçülme yaşadı. Rusya ise, Ukrayna krizi ile başlayan siyasi sürecin ekonomisi üzerindeki etkileri uzun bir süredir hafifletme çabası içinde.

Hisse senedi piyasalarına ait veriler, küresel sermayenin 2017 başından bu yana hisse senedi piyasalarına yönelmiş olduğunu söylüyor. Para, hisse senedi piyasalarına yöneldiyse, bono ve tahvil piyasalarında faiz oranlarının yükselmesi beklenmez mi? Bono ve tahvil piyasalarından bir sermaye çıkışı söz konusu oluyor ve hisse senedi piyasasına akıyorsa evet. Ancak, küresel piyasalarda bir para bolluğu söz konusu. Bu nedenle, hisse senedi piyasalarına para gidiyor ama bono piyasalarına daha fazla gidiyor. 2017’nin başından Mayıs sonuna kadar dünyada bono ve tahvil piyasalarına giden miktar $168 milyar, hisse senedi piyasalarına giden miktar ise $141 milyar. Bu noktada, uluslararası sermayenin yönünü belirleyen nedenleri tartışmak gerekiyor.

Dünyanın önemli ekonomilerinde ve piyasalarındaki olumlu gidişata rağmen enflasyon oranlarında önemli artışlar kaydedilmiyor. Örneğin, ABD’de enerji ve gıda fiyatlarından arındırılmış kişisel tüketim harcamaları endeksi – ki Fed’in çok özel önem verdiği bir veridir – Nisan ayında %1.5 olarak gerçekleşti. Mayıs ayında ise %1.7 oldu. Aynı veri Şubat ayında %2.2 idi.

Euro Bölgesi, Çin ve Japonya gibi dünya ekonomisinin başını çeken ekonomilerde de enflasyon %2’nin altında seyrediyor. %2 oranı, sağlıklı bir enflasyon seviyesi olarak genel kabul görmüş durumda.

Bono ve tahvil fiyatları ve dolayısıyla faiz oranları enflasyonist beklentilerin düşük olduğunu anlatıyor. Yani, uluslararası sermayenin bono ve tahvil satın almaya devam ederek yeni oluşan düşük faizi önemsememelerinin ardında geleceğe dair enflasyon beklentisinin de düşük olması yatıyor. Nitekim, ABD, İngiltere, Almanya, İsviçre gibi gelişmiş ülkelerin faiz oranları bugünlerde sırasıyla %2.15, %1.02, %0.27 ve -%0.20 civarlarında seyrediyor.

ABD özelinde analize devam edecek olursak, Fed başkanı Yellen’ın enflasyondaki düşüşü kısa süreli bir gelişme olarak değerlendirdiğini biliyoruz. Yellen, ABD’deki mobil telefon hattı sağlayan firmalar arasında ve ilaç sektöründe son dönemde ortaya çıkan sert rekabetin enflasyonun düşüşünde etkili olduğunu dile getirdi. Bu gelişmelerin, bir defaya mahsus olduğunu düşünüyor Fed’in başkanı. Bu nedenle, Haziran toplantısında 0.25 puanlık bir faiz artırımı gerçekleştirmekte bir sakınca görmedi ve 2017 yılı bitmeden yeni bir faiz artırımının daha gerçekleşebileceğinin sinyalini verdi. Kişisel görüşüm, Fed’in bu yıl içinde bir tane daha 0.25’lik faiz artırımı gerçekleştireceği yönünde. Çünkü, faiz artırımının teknik gerekçelerinin yeterli ya da yetersiz olması kadar, piyasalarda ortaya çıkabilecek bir olumsuzluğa karşı verilebilecek bir politika yanıtının hazırlığının da önemsendiğini gözlemliyorum. Dolayısıyla, konunun sadece enflasyon, ücretler, işsizlik oranı ve büyüme gibi değişkenlere bağlı olmadığı kanısındayım. Teknik nedenlerin önemli sayılabilecek ölçüde yeterli olarak görülmesiyle beraber geleceğe hazırlık yapmak adına da faiz artırımlarının önemsendiğini düşünüyorum. ABD’de enflasyon Fed’e göre kısa süreli bir düşüş yaşıyor ve Mayıs itibariyle sağlanan %4.3’lük işsizlik oranı ABD için doğal işsizlik olarak nitelenen seviyelerde. Bu veriler, Fed’in bakış açısıyla faiz artırımı için tatmin edici teknik gerekçeleri oluşturuyor.

ABD’deki %4.3 seviyesindeki işsizlik oranına rağmen ücretler maliyet enflasyonu yaratacak düzeyde seyretmiyor. Ücretli kesimin Mayıs 2016’dan Mayıs 2017’ye kadar sağladığı gelir artışı %2.5 seviyesinde. Yapılan istatistiki çalışmalar, ücret artışlarının %2’lik bir enflasyona destek verebilmesi için %2.5 oranının bir hayli üzerinde olması gerektiğini söylüyor.

Bono ve tahvil piyasalarındaki faiz oranı düşüklüğünün ABD özelindeki diğer önemli bir nedeni Trump’ın zayıflayan siyasi itibarı. Bu itibar zayıflamasının bono ve tahvil piyasası ile ilgisi, Trump’ın alt yapı yatırımlarına büyük önem vererek kamu harcamalarını artıracağı yönündeki seçim vaadini yerine getirip getiremeyeceğine dair oluşan şüphe. Trump, ABD’nin alt yapısının çökmekte olduğunu iddia etmiş ve büyük alt yapı yatırımları yapacağını söylemişti. Beklenti, alt yapı yatırımlarının kamu harcamalarında artış yaratacağı, kamu borçlanmasının ivmeleneceği ve sonuç olarak enflasyonist baskıların artacağı yönündeydi. Bu enflasyonist baskıların doğal sonucu da Fed’in gerçekleştireceği faiz artırımları idi. Ancak Trump, göreve geldiği Ocak ayından bu yana alt yapı yatırımları konusunda gündem dahi oluşturamadı. Dolayısıyla piyasalar, kamu harcamaları kaynaklı bir enflasyon baskısının yakın vadede oluşabileceği düşüncesinden uzaklaştı.

Yazının sonunda, hisse senedi piyasalarındaki güçlenmenin arkasında artan şirket karlılıklarının olduğunu da belirtmek gerekiyor. Karlılıktaki olumlu gelişmenin temelinde de teknoloji firmalarının olumlu performanslarının ve 2014’te yaşanan sert petrol fiyatı düşüşünü atlatan enerji firmalarının olduğu gözlemleniyor.

Yorumlar

Yazarın Diğer Yazıları