Güldem Atabay Şanlı

Türkiye hızla yol ayırımına ilerliyor…

16 Mart 2017

Bu aralar yazı yazmaya oturunca bir “nerden başlasam, nasıl anlatsam” hissi geliyor insana. Sanki kontrolden çıkmış bir dönme dolabın içinde yukarı-aşağı savrulurken tek yapabildiğimiz olanı biteni hayretler içinde izlemek. Hafta sonu Hollanda-Türkiye arasında hiç yoktan patlak veren krizi, her iki tarafın da bilinen diplomasi normlarının çok ötesine taşarak tırmandırmaya yönelik davranışları ve söylemleri; büyük olasılıkla Türkiye-AB ilişkilerini ölümcül noktaya biraz daha yaklaştırdı. Hollanda seçim sonuçlarından ilk yansıyan Türkiye ile yaşanan krizin daha tazeyken bile radikal sağ Wilders’a ancak marjinal bir fayda sağlayabildiği.

Bu çerçevede, Hollanda seçimi öncesinde yaratılan gerginliğin Türkiye’de daha bir ay sonra yapılacak referandumda Cumhurbaşkanı Erdoğan’a partili başkanlığı getirip getiremeyeceği de meçhul. %14-18 civarında seyrettiği belirtilen “kararsızlar” grubu kütlesel büyüklüğünü korurken, anketlerden henüz Hollanda sonrası durum yansımış değil. Şubat başından geçtiğimiz haftaya kadar yayınlanan anketler ise kararsızlar dağıtıldığında Haftanın Ortası 2 5’e karşı 3 oranında “HAYIR” oylarının önde gittiğine işaret ediyor. Üstelik sıklıkla vurgulandığı üzere, kampanyalar ve anketlerin OHAL koşulları içinde yapılması büyük olasılıkla “HAYIR” oylarının tamamının kapsanmasına da engel teşkil edebiliyor.

Şekil 1: 16 Nisan Referandum Anketleri

Kısa vadeli bakışla AB ile ilişkilerde bozulmanın geldiği bu yeni aşamanın Türkiye adına orta ve uzun vadede yaratacağı kayıplar ise şimdilik göz ardı edilmekte. Hollanda ile patlak veren krizin Avrupa’daki yansımaları, günlük oy hesaplarının ötesinde Türkiye ekonomisi için çok ciddi sonuçları olabilecek bir kopuşa varma potansiyeli taşıyor. Doğrudan yatırımlar, özel sektörün Avrupalı bankalarla kredi ilişkileri, turizm, dış ticaret Hollanda-Avrupa sıkıntısının devam etmesi halinde darbe alacak öncelikli alanlar. Bu durumun Türkiye halkına ekonomik durgunluk, düşen gelir, hızla artan işsizlik, daha da zayıf TL ve yükselen enflasyon oranı olarak yansıyacağını eklemeye de gerek yok herhalde. AB içindeki radikal sağın dikkat çekici güçlenişinin AB’nin geleceği üzerinde yarattığı tartışmalar bir kenarda dursun. Dursun çünkü ekonomik toparlanışı hızlanan AB içinde sağ popülist damarın gücünü uzun soluklu koruma olasılığı da giderek düşmekte. Konu Türkiye-AB ilişkilerinde bozulmanın ekonominin dışındaki etkilerine geldiğinde, demokrasi ve insan hakları konusunda Türkiye’nin iyice yerinden oynamış olan AB çıpasının kopması, referandum ve ötesinde zorlu bir dönemin başlangıcı anlamına gelebilecek bir durum.

Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Şimşek’in Hollanda’da yaşananlar ile ekonomik ilişikleri ayırmak için sarf ettiği sözler önemli. Fakat Sayın Cumhurbaşkanı’nın referandum geri sayımı boyunca Hollanda ile yaşananları aynı suçlamalarla gündemde tutabilme olasılığı, Türkiye-AB ilişkilerindeki gerilimin seçimler sonrasında da devam edebileceğine işaret ediyor. Özellikle Suriye kanadında da yaşanan hayal kırıklıkları resme eklendiğinde. Çünkü IŞİD’e son darbeyi vurması beklenen Rakka Operasyonu’nu Suriyeli Kürtlerle yapacağını açıklayan ABD her ne kadar operasyonun başlaması için iktidarın 16 Nisan’ın geçirilmesi isteğine razı olmuş görünse de; Türkiye’nin himayesindeki ÖSO yerine YPG’yi seçmesi aslında ağır bir darbe iktidarın Suriye politikası açısından. YPG’nin Menbiç’te özerklik ilanı ise şimdilik duymazdan gelinse de, önümüzdeki aylarda yüzleşilmesi gereken “de facto” bir durum olarak beklemekte iktidarı.

Dün gece tamamlanan Hollanda seçimlerinin ardından 16 Nisan Türkiye’de referandum, Nisan sonlarına doğru Fransa ilk tur başkanlık seçimleri, Eylül’de Almanya seçimleri; ve referandumdan “HAYIR” çıkması halinde MHP-HDP’siz-FETÖ’süz bir meclis için Cumhurbaşkanının erken seçim kapısını da aralık bırakmış oluşu; yılın geri kalan aylarında önemli dönemeçlere işaret ediyor. Çünkü konu itibarıyla AB-Türkiye gerginliğinin Hıristiyan-İslam eksenine çekilmesi seçimler silsilesi içinde mevcut gerginliğin kullanışlı kalmaya devam edebileceğine delalet. Türkiye’nin geleceği açısından en önemli belirleyici faktör ve tabi esas izlenmesi gereken aslında, referandum sonucuna- referandum sonrası olası bir erken seçim sonucuna bağlı olarak Türkiye’nin yeniden kutuplaşan dünyada yerini ABD-AB ekseninden NATO dışına ve Rusya’ya doğru kaydırıp kaydırmayacağı. Erdoğan’ın daha geçen haftaki Moskova ziyaretinde fikir birliğine varıldığı şekliyle, Türkiye’nin Rus yapımı S-400 füze sistemlerini satın alma irade beyanının varacağı nokta Türkiye’nin ABD-NATO ilişkilerinin geleceği açısından önemli bir sinyal olarak izlenmeli.

Bu arada ekonomide işler iyi gitmiyor…

Beklendiği üzere Fed dün gece 25 baz puanla 2008’den bu yana üçüncü kez faiz artırdı ve gecelik borç verme faizini %0,75-%1,0 aralığına yükseltti. Fed Başkanı Y ellen son birkaç hafta içinde öylesi açıklamalar yapmıştı ki, bu hareketin küresel piyasalarda etkisi neredeyse sınırlı oldu. Üstelik Kurul, yılın geri kalanında da iki kez daha faiz artıracağı sinyalini vererek beklenti yönetimini olabilecek en net şekle büründürdü. Fed’in açık açık ifade ettiği üzere 2017 ve 2018’de artışlar %3’e kadar devam edecek; bu durum artık kimse için sürprizli değil. Ötesi ise gelecek verilerle bağlantılı. Fakat tabi bugünkü Fed faiz artışına fazla tepki vermeyen piyasalarda, Fed faizi yükseldikçe de hassasiyet artmaya başlayacak. Bu sene içinde sürprizli haberler ise, Avrupa ekonomisinin büyük olasılıkla beklenenin üzerinde bir performansla büyümesine paralel Avrupa Merkez Bankası’ndan gelecek. Şimdi gözler Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nda. Bilindiği üzere Merkez Bankası Ocak’tan bu yana dolambaçlı yoldan; yani adını faiz artışı olarak koymadan faiz artırmış durumda. TL’nin günlük değerine göre likidite miktarını azaltıp geç likidite penceresi üzerinden borç vermeyi yoğunlaştırarak faizi son bir buçuk aydır çoktan artırmış olan Banka’nın, bugünkü aylık toplantısında da içine girdiği dolambaçlı yolda ilerlemeyi tercih etmesi, büyük olasılık. Hele hele referandum öncesinde açık açık faiz artırmak politik açıdan istenebilecek son durumken mevcut ortamda.

Şekil 2: Fed Tahminleri

Dolayısıyla Banka’nın Ocak ortasından bu yana genel teamüllere aykırı da olsa uygulamayı seçtiği yolda; geç likidite penceresi faiziyle gecelik borç verme faizinin borç verilen miktarlarla ağırlıklandırılmış ortalaması %11’e dayanmış oldu. Şu durumda Banka, bugünkü toplantısında büyük olasılıkla, geç likidite penceresi faizi üst limitini %11’den yukarı taşıyacak. Faiz seviyesini açık açık yansıtan politika faizini elleme “izni” olmadığına göre makul olan aslında geç likidite faizini en az 200 baz puan kadar yükseltmesi. Fakat makul olan, her zaman gerçekleşmiyor. Dolayısıyla şimdilik %11 civarının yeterli olacağını düşünerek merkez bankası faiz artılını pas da geçebilir. Fakat Fed faiz artışları devam edeceği bilindiğine ve enflasyon çoktan çift haneye ulaştığına göre referandum sonrası mutlaka faizi yükseltmek zorunda kalacak. İşin gerçeği, ya da doğrusu, hem enflasyonu kesmek hem de TL’yi sakinleştirmenin yolunun aslında %8 olan politika faizini %15 civarına çekmekten geçtiği. Fakat bu yola girmeyecektir Merkez Bankası. Ancak, geç likidite penceresi üzerinden de gitse bu sefer de %11 yerine varması gereken nokta yine %15’ler civarı esasında hem enflasyonu hem de TL’yi dizginleyebilmek için. Yoksa faiz seviyesinden bağımsız, bozulan beklentilerle büyüme zaten zayıflamaya mahkûm orta vadede.

Şekil 3: TCMB Faiz Yükseltti

 

Politika faizini ortalama fonlama maliyetinin ne kadar altında tutarsa tutsun, ortalama fonlama faizine göre evrilen ekonomik aktivite açısından; ekonomiyi oluşturan mikro birimler açısından faiz artışı, nakit sıkıntısı ve yavaşlayan çark son derece elle tutulur halde uzunca bir zamandır. Avrupa’daki hareketlenme ihracata olumlu yansısa da ivmenin güçlenerek devamı çok kolay değil. Emlak piyasası, beyaz eşya ve mobilya referandum öncesi son bir gayretle vergiler üzerinden cazip kılınıp talep yaratılsa da, referandum sonrasına yayılabilecek talep öne çekilmiş oldu sadece. Mevcut gidişat içinde ekonominin ufku pek aydınlık görülmüyor. Rakamlara daha yakından bakınca zaten durum çok açık. Hemen dün açıklanan işsizlik verilerinden devam edilebilir. 2009’daki dış kaynaklı şokla hızla % 14’ün üzerine çıkan ve ardından Fed’in yarattığı devasa likiditenin kısmen gelişmekte olan piyasalara yönelmesiyle hızla tek hanelere gerileyen işsizlik oranı 2016 sonu itibarıyla %12,7 olarak açıklandı. Yılda ortalama bir milyon yeni işgücü katılımı olan Türkiye ekonomisinde büyüme %5 seviyesinin altına indikçe işsizlik artışının hızlandığı bir sır değil. Düz matematik hesabı.

Şekil 4: İşsizlik oranı sert yükselişine devam edecek (%)

Peki, bugünkü politik çalkantı sona erdiği varsayımıyla dahi büyüme açısından ufka doğru bakınca görünen ne? Büyümede Fed faiz artışı öncesi 2009-2013 arasındaki parasal bolluk ve buna bağlı olarak yoğun ve ucuz borçlanma ile gelişmekte olan ekonomilerde izlenen rekor büyüme yılları daha uzun yıllar geri gelmeyecek. Gerçek bu. Türkiye iç politik çalkantılar, hesaplar üzerinden verimlilik artışı ve modern eğitimi ilgilendiren reformları erteledikçe önümüzdeki beş yılda en iyi olasılıkla ortalama %2,5-3 hızla büyüdüğünde de; işsizlik bu sefer kalıcı olarak %14’ler seviyesine oturmuş olacak. 2009 örneğinde olduğu gibi hızla düşme alanını da kolay kolay bulamayacak. Bu seviyede işsizliğin sosyal etkileri, genç işsizliğin şimdiden %24’te oluşu ise üzerine kafa yormaya gerek olan çok önemli bir başka konu zaten. Hemen bugünlerde yaşananlarla bağlantı kurarsak, AB-Türkiye gerginliğinin bir ileri seviyeye yükselmesi halinde işsizlik oranının varabileceği seviyeleri düşünmek oldukça korkutucu.

Şekil 5: Mevsim etkisinden arındırılmış tarım dışı işgücü, istihdam ve işsizlik oranı

Diğer yandan Türkiye’nin yumuşak karnı artık kamu borcu değil; özel sektörün dış borcu. 2006’dan bu yana uzunca bir zamandır hem de. Bu nedenle de bundan sonra Türkiye ekonomisinde oluşacak ilk kriz; daha öncekilerde deneyimlendiği gibi “tepeden aşağıya” doğru değil; “aşağıdan yukarı” doğru oluşacak. Yöneticilerin bu durumun ciddiyetini; bu durumun yapısal olarak bir sonraki krizi öncekilere göre çok daha uzun soluklu kılacağını kavrayıp kavramadıkları ise, ekonomiyi yönetim biçimlerinden pek anlaşılmıyor. Bu da tabi Türkiye ekonomisi için, hepimiz için giderek büyüyen bir risk halini alıyor. Bu hafta açıklanan ödemeler dengesi verilerinde bu konuda tedirgin edici rakamlar bulmak mümkün. İhracat Avrupa’daki hareketlenme ile güçlenirken, ithalat tarafındaki hareketler artan petrol fiyatlarının ötesinde iç piyasadaki durgunluğu teyit ediyor. TL’nin değer kaybı, ekonomik yavaşlık, turizm sektöründe şimdi de AB ile olanlar sonucunda kan kaybının devam edeceği beklentisi hep cari açık/GSMH oranının geçen seneye kıyasla bu sene artacağına işaret. Fakat neyse ki, petrol fiyatında varil başına 55-60 dolardan öteye kalıcı hareketler ufukta şimdilik yok.

Şekil 6: Enerji ithalatındaki artış fiyattan kaynaklanıyor

Diğer yandan, tam da Fed’in üçüncü kez faiz artırdığı gün yeniden hatırlatmakta fayda var. Bu trene yakında AMB de binecek ve parasal genişleme dönemi tam anlamıyla sona erdiğinde, başka bir ifadeyle sular çekildiğinde Türkiye ekonomisindeki yarıklar apaçık ortaya çıkarak çıplak gözle görülür hale gelecek. Bu resim içinde yatırım çekmekte zorlanma, turizmin kötü gidişatı, merkez bankası rezervlerindeki zayıflık, bankaların belki de yurtdışında borç çevirme oranlarının ortalamada %100 altına düşebilme olasılığı gibi faktörler risk primini de belirleyici hale gelecek. Türkiye’nin yatırım yapılabilir notunu da kaybederek bu dönemece girdiğini eklemek gerek. Bu gidişatı engelleyici ilk önlemler Merkez Bankası’ndan; referandum ardından da hükümet kanadından gelmek zorunda. Referandum sonrası bir olası erken seçim hali ise, kan kaybının devamı anlamına gelerek; yapılması tüm gerekenlerin 2018 yılına yığılmasını gerektirecek. 2018 sonunda da Fed faizinin %3’e dayanacağı, AMB’nin “tapering” döneminde olacağı bilindiğine göre; ekonomide bir sonraki krizin engellenebilmesi için 2018’den öteye zaman kalmıyor. İçinde bulunduğumuz 2017’yi de politik çekişmelerle harcama yolunda ilerlerken, ekonominin geldiği noktanın dayattığı bu gerçekler hakkında da uyanık olmakta fayda var önlem alabilmek adına.

Şekil 7: Ödemeler Dengesinde Doğrudan Yabancı Yatırımların düşüklüğü dikkat çekici

 

http://www.egelicoaileofisi.com/Content/Files/Reports/85c5392c-30ee-4232-a3fa-886897e4a18e.pdf

 

Yorumlar

Yazarın Diğer Yazıları