Arda Tunca

ABD’de işgücü verimliliği ve enflasyon

7 Ağustos 2017

Bu yazının kavramsal alt yapısı hazır olduğu halde, yazmak için ABD ekonomisinin Temmuz ayına ait işsizlik ve tarım dışı istihdam verilerinin ilan edilmesini bekledim. Amacım, bir veri daha elde ederek bir önceki yazımda ele aldığım ABD’nin büyüme, işsizlik ve ücretler başlıkları altındaki verilerini işgücü verimliliği verileri ile derinleştirmekti. Ayrıca, geçmişte yaşanan krizden çıkış süreçlerine ait bazı istatistiki verilere de özellikle bakmam gerekiyordu ki bugünü daha iyi anlayalım.

ABD ekonomisinin büyüme ve enflasyon arasındaki ilişkide ortaya koyduğu görünüm iktisadi olarak çok keyifli bir tartışmanın kaynağı olmuş durumda. Bu görünümde, büyüme ve enflasyon değişkenlerini birbirine bağlayan ilişkideki önemli ara değişkenler istihdam, işsizlik, ücretler ve işgücü verimliliği.

Önce, Temmuz ayına ait verilere bakalım ve işgücü verimliliği çerçevesinde enflasyon konusuna uzanalım. ABD’nin Temmuz ayına ait tarım dışı istihdam artışı 209.000 kişi olarak gerçekleşti. Buna göre, işsizlik oranı %4.4’ten %4.3’e geriledi. Ortalama saatlik ücretler, aylık olarak %0.3’lük bir artış kaydederek son 5 ayın en hızlı artışını ortaya koydu. Bu ücret artışının yıllık bazdaki karşılığı %2.5. ABD’de işsizlik maaşı başvuruları 126 aydır aralıksız olarak 300.000 kişinin altında seyrediyor. Genel kabul görmüş kanıya göre, işsizlik maaşı başvurularında eşik olarak kabul edilen aylık rakam 300.000 kişi. ABD işgücü piyasasına ait bu veriler istihdam koşullarının güçlü olduğuna işaret ediyor. Fakat, ücret artışlarına ait veriler enflasyonu istikrarlı olarak %2’lik düzeyde tutmaya yetmiyor.

İstihdam koşullarını güçlü tutan temel unsur büyüme olduğuna göre, Temmuz ayına ait PMI verisinin 53.3 olarak ilan edilmesi 2017’nin 3. çeyreğine dair olumlu bir büyüme verisi beklentisinin oluşmasına neden oldu. Bu noktada, “olumlu” ifadesini “güçlü” anlamında kullanmadığımın altını çizmek isterim. “Olumlu” kelimesini 2. çeyrekte elde edilen yıllık %2.6’lık büyüme oranına yakın seviyedeki bir oran beklentisiyle kullanıyorum.

ABD’de yüksek değilse dahi, bir büyüme trendinin varlığı söz konusu. İşsizlik düşük ve istihdam koşulları olumlu. Fakat, Şubat ayında yıllık olarak %2.1 seviyesine ulaşan enflasyon oranı Mayıs ayında %1.4’e kadar geriledi. İşte bu noktada, yoğun iktisadi tartışmalar başladı ve benim “keyifli iktisadi tartışmalar” olarak adlandırdığım bu tartışmalar halen devam ediyor. Neden keyifli olarak nitelemekteyim? Çünkü, pek çok iktisadi değişkeni bir arada düşünerek teknolojik değişimlerle beraber o değişkenleri analiz etme şansını güncel konular üzerinden yakalayabiliyorum. İşin keyfi de burada zaten.

1980’li ve 1990’lı yıllarda, ABD’de yazılmış makro ekonomi kitaplarının çoğunda enflasyon konusu çok önemli bir başlık olarak ele alınırdı. O yıllarda, Türkiye’deki enflasyon oranları sürekli %50’lerin üzerinde seyrettiği için ABD’nin düşük enflasyon koşullarına rağmen enflasyon konusunu bu kadar ciddiyetle ele almasını pek anlamazdım. 1980’lerin sonları ve 1990’ların başlarında henüz öğrenci olduğumu belirtmem gerekiyor. O zaman, 1970’lerin başındaki ekonomik belirsizliklerle beraber ABD’de enflasyonun nasıl %10 civarlarına yükseldiğini öğrendiğimde, makro ekonomi kitaplarındaki enflasyon vurgusunun neden bu kadar güçlü olduğunu anlamıştım. Hatta, dönemin Fed başkanı Volcker’ın enflasyonu düşürmek için ekonomiyi nasıl resesyona soktuğunu ve böylece enflasyonu yok ettiğini incelemiştim. Bugünkü tartışma ise bambaşka bir noktaya vurgu yapıyor: ya deflasyondan yeteri kadar uzak kalamayıp düşen fiyatlar sarmalına girersek?

Ekonomi tarihi anlatıyor ki, deflasyondan kurtulmak enflasyondan kurtulmaktan çok daha zor. Çünkü, deflasyon fiyatların düşeceği beklentisi yaratarak harcamaların önünü kesiyor ve dolayısıyla arzulanan büyümeye ulaşmak çok zor bir hale geliyor. Oysa enflasyonist koşullarda, fiyatların yükseleceği beklentisiyle harcamalar ertelenmiyor, tam aksine artırılıyor. Böylece, büyüme de enflasyon ile ele ele gidiyor. Fakat, belli bir seviyenin üzerine çıkan enflasyonun ekonominin uzun dönem planlamasını ortadan kaldırdığı gerçeği de söz konusu. Diğer bir ifadeyle, fiyatlar artmadan harcama yapma ve artan maiyetlerden kaçınma refleksi ile işletmelerin ve hane halklarının uzun vadeli plan yapabilme şansı kalmıyor. Bu nedenle, “makul” bir oranın üzerine çıkan bir enflasyon oranının ekonomik dengeleri bozucu etkilerinden korunmak da önemli. Makul seviyedeki bir enflasyon oranı ücretleri ve karlılıkları artırma özelliğine sahip. Bu makul seviye gelişmiş ekonomilerde %2 olarak genel kabul görmüş durumda.

Makul bir enflasyon ücretleri yükseltmeden önce, büyümede ve dolayısıyla istihdam koşullarında olumlu bir performans sergileyen bir ekonominin ücret artışlarıyla enflasyonu desteklemesi beklenir. Fakat, bu beklenti ABD’de bir türlü gerçekleşemiyor. Yani, enflasyonun ücret artışları yaratmasından önce gerçekleşmesi gereken ücretlerin enflasyon yaratma süreci bir türlü hayata geçemiyor. Büyüme, belli bir trende oturduktan sonra şirketlerin insan kaynağı ihtiyaçlarının artmasıyla işgücü talebini artırmaları ve bu şekilde ücretlerin de artması gerekir.

ABD’nin içinde bulunduğu “yetersiz enflasyon üretme” sürecine dair görüşler yoğun olarak ücretlerin yetersiz oranda artması noktasına odaklanıyor. Bunun nedeni olarak da işgücü veriminin düşük olması gösteriliyor. İşgücü verimliliğinin artışı düşük olmasına rağmen enflasyonun %2’lik bir trende oturamamasını Fed’in piyasalara likidite sağlama sürecini erken sonlandırdığını düşünenler var. Bu düşüncede olanlar, büyüme oranından daha yüksek oranda para arzı artışı yoluyla enflasyonun arzulanan seviyelere getirilebileceğini tartışıyorlar. Dolayısıyla, Fed’in Eylül’de bilanço küçültmeye başlamasına yönelik planlarını eleştiriyorlar. Bu görüşe göre, faiz artırımları da olması gerekenden önce başlamış durumda.

İşgücü verimliliği odaklı tartışmalarda biraz kafa karıştıran bir soru var: büyümenin göreceli olarak düşük olması nedeniyle mi işgücü verimliliği artamıyor, yoksa işgücü verimliliği düşük olduğu için mi büyüme göreceli olarak düşük olan seyrinden kurtulamıyor? Bu soruya cevap bulmak hiç kolay değil.

İşgücü verimliliğinin artması, bir yerde işsizliği artıracak bir gelişme ortaya koyar. Verimin artması, insan yerine yeni makinaların üretimde devreye girmesi ve böylece bir insanın belli bir birim sürede daha fazla üretim yapabilmesi anlamına gelir. Bu konuda, “sosyal devlet” kavramı çerçevesinde sahip olduğum şahsi görüşlerimi okuyucuya aktarmak amacı taşımamaktayım. ABD ekonomisinin içinde bulunduğu bir durumdan ya da bir olgudan söz etmeye çalışıyorum. Bu nedenle, konuyu matematiksel boyutuyla irdeleyerek “var olan bir durumu” görebildiğim bir perspektiften aktarmaya çalışmaktayım.

ABD’de yıllık verim artış oranı 1947-2007 arasında %2.3 olarak gerçekleşmişken, son 5 yılın ortalaması sadece %0.8 düzeyine gerilemiş durumda. Yani, şirketler sermaye harcaması yapmıyorlar. Yapılan sermaye nitelikli harcamalar, eskiyen makina ve teçhizatın yenilenmesinden ibaret. Bunun nedeni, büyüme oranının işletmeler için güvenilir ve istikrarlı bir patikaya halen oturmamış olması olabilir mi? Şahsi görüşüm, bu soruya evet cevabı vermek yönünde. Diğer bir nedenin, istihdam piyasası koşullarında 2008 krizinden sonra meydana gelen dönüşüm olduğunu düşünüyorum. 2008 krizi sonrasındaki süreç, tam zamanlı işlerden yarı zamanlı işlere doğru büyük bir kayma yaşanmasına sebep oldu. İstihdam piyasası işgücü aleyhine öylesine esnedi ki, işletmelerin işgücüne alternatif yaratmak ve böylece verim artışı sağlamak konusunda motivasyonu oluşmadı. Diğer önemli bir neden, yine 2008 krizi sonrasında ortaya çıkan gelişen ülkelerin yükselişi olgusudur. ABD’li şirketler, ABD’deki işgücü kaynağını kullanmak yerine, gelişmekte olan ülkelerin 2008 krizi sonrasında yüklendikleri küresel büyüme misyonundan faydalandılar. Gelişmekte olan ülkelerde oluşan yeni sektörlerin işgücü kaynaklarını onlara yeni işler vererek (outsourcing) kullandılar. Dolayısıyla, işgücü arzının ABD dışındaki kaynaklarını yaratarak ABD içinden gelebilecek ücret baskılarını yok etmiş oldular. Bu saydığım sebeplerin devrede olmadığı ve esnekliğini yitirmiş bir işgücü piyasası koşullarında mutlaka verim artırıcı önlemler devreye girer. Tarih, istihdamın patladığı dönemler sonrasında ivme kazanan verim artışı projeleriyle dolu.

ABD’de verim artışlarının geçmişte zirve yaptığı yıllara bakacak olursak, 1960’ların sonlarına ve 2000’lerin başlarına ulaşıyoruz. Yüksek büyüme, düşük işsizlik ve yüksek istihdam ile gelen yüksek ücret artışları hep “inovasyon” ile aşılmış. İlk endüstri devriminin İngiltere’de başlamış olmasının nedenini de bazı iktisat tarihçileri İngiltere’de ücretlerin yüksek olmasına bağlarlar.

Madem ki ücret yüksekliği inovasyonu tetiklemek yoluyla işgücü verimliliğini artırıyor, o halde ABD’nin herhangi bir krizden çıkış sürecine dair en zayıf verilerini 2008 krizinden çıkış sürecinde ortaya koymuş olduğunu da vurgulamak zorundayız. Sadece 2008’den sonraki döneme bakıldığında, ABD ekonomisi göreceli olarak diğer gelişmiş ekonomilere göre çok daha iyi bir performans gösteriyor ama ya kendi tarihsel verileri bugünü hangi konuma oturtuyor? İşgücü verimliliğini artıracak nedenlerin neden zayıf kaldığına bir de bu cepheden bakmanın analize büyük faydası olduğu görüşündeyim.

ABD’nin gaysısafi milli hasılası son 8 yılda birikimli olarak %19 oranında artmış durumda. 1961-1969 ve 1991-2001 arasındaki genişleme süreçlerinde artış oranları sırasıyla %51 ve %34.

Son 8 yıl içinde ABD’nin istihdam artışı %12 düzeyinde gerçekleşti. 1961-1969 ve 1991-2001 arasındaki genişleme süreçlerinde artış oranları sırasıyla %30 ve %18 idi.

Kamu harcamaları ve kamu yatırımlarının toplamı son 8 yılda birikimli olarak %6 oranında düştü. Bu nokta son derece çarpıcı. 2008’in hemen sonrasında artan harcamalar, daha sonra alınan kararlarla birikimli düzeyde bir düşüş olarak karşımıza çıktı. 1961-1969 ve 1991-2001 arasındaki genişleme süreçlerindeki artış oranları sırasıyla %43 ve %7 olarak gerçekleşmiştir. Yani, 2008 sonrasında geri döndüğü söylenen Keynesyen politikalar göreceli olarak erken geri çekilmiş gözüküyor.

Ücretlerin 2009-2016 aralığında enflasyondan arındırılarak hesaplanan artış oranı %3.5 iken, 1991-1998 arasındaki artış %6, 1961-1968 arasındaki artış ise %13.5 olarak gerçekleşmiş.

2009-2015 döneminde, ABD’de elde edilen gelir artışının %52’lik kısmı ülkenin en zengin %1’lik bölümüne yönelmiş. Hatta, 2008 krizinden çıkışın başladığı ilk 3 yılda kaydedilen gelir artışının en zengin %1’e yönelen kısmı %91 oranında idi. Korkunç bir gelir dağılımı bozukluğu ve eşitsizliği olduğu ortada. Nitekim, Trump’ı iktidara getiren unsurların başında bu veri yer alıyor.

İşsizler, işgücü piyasasından ne kadar uzak kalırlarsa işgücü piyasasına geri dönüş şansları o kadar zayıflar. ABD’de, bugün 6 ayın üzerinde işsiz kalanlar bütün işsizlerin %24’ünü oluşturuyor. Aynı kriterlerle 1961-1969 arasındaki oran %4, 1991-2001 aralığındaki oran ise %12.

Bir Amerikalı işsiz bugün ortalama olarak 9.6 hafta işsizlik yaşıyor. Aynı kriterle, 1961-1969 genişleme döneminde süre 6.8 hafta iken, 1991-2001 döneminde 4.9 hafta olmuş.

ABD’de işsizlik düşük, istihdam güçlü, büyüme var ama bir de 1961-1969 ile 1991-2001 genişleme dönemlerinin verileri var. Neden ABD’de verim artışlarının 1960’ların sonlarında ve 2000’lerin başlarında zirveye çıktığını ve neden bugün verim artışının düşük kalarak enflasyon üretimine katkı sunmadığını yukarıdaki veriler anlatmıyor mu?

Büyüme, istihdam ve enflasyon. Bu üç değişkenin arasındaki ilişkiler arzu edilen sonucu vermiyor. Amerikan kapitalizminin 3 genişleme dönemine ait veriler Fed’i zor durumda bırakıyor. Yeni bir krize hazır olmak lazım. Normalleşmek lazım. Diğer yandan, normalleşmek için güçlü veri lazım. Tarih, kısa bir yakın dönem analizinde veriler için güçlü demese bile, “fena değil” diyor ama tarihe bakınca bu veriler “çok zayıf”. Bu koşullar altında, Fed’in Dolar’ı sıkılaştırması geliyor. Dünyanın geneli ve özellikle gelişmekte olanlar için zor bir süreç geliyor. ABD, gelişmekte olanlara kendisinde olmayan bir enflasyonu Dolar üzerinden ihraç ediyor olacak. Bu süreç, ABD için de pek kolay olacak gibi gözükmüyor. Tartışmalar boyut değiştirerek devam edecek. Yeter ki tartışmaların keyfi kaçmasın. Türkiye için de yazacak çok şey var ama yazmayacağım. İktisat biliminin temellerinin bir kenara atıldığı bir ülke için benden söyleyecek söz, yazacak da yazı yok.

Yorumlar

Yazarın Diğer Yazıları